Dünyanın Önde Gelen Haberleri ve Ansiklopedisi
Slimfit
  1. EDEBİYAT

Elşen İsmail - Şah Abbas

Elşen İsmail - Şah Abbas
Sakura

(3 bölümlü tarihi, biyografik, milli-felsefi, ideolojik hikâye)

ŞAH ABBAS 

(3 bölümlü tarihi, biyografik, milli-felsefi, ideolojik hikâye) 

- Azerbaycan Türkçesinden çeviri - 

*BİRİNCİ BÖLÜM* 

    1622 yılının kışı… Soğuk ve dondurucu hava koşulları zaten Hörmüz limanında çalışan yabancı Portekiz işçiler için dayanılmaz idi. Aldıkları belli ücret ve kalmaya yer dışında burayı zamanında (neredeyse yüz yıl önce) hile yoluyla işgal eden ağalarından ilave hiçbir ilgi ve saygı gömüyorlardı. Sabahtan akşama "eşek gibi" çalışarak gün sonunda birkaç kuruş alıp kesinlikle temizliğine ve sağlık kurallarına riayet edilmeyen kulübelerde en ucuz şarap ve yıpranmış et parçaları ile beslenip buz gibi soğuk, taş gibi sert yataklarda yatmaya mecbur kalıyorlardı.

     Onların bazıları hiç aslen Portekiz değildi. Komşu ülkelerden ağır salgın hastalık ve savaş tehlikesi yüzünden gelen göçmenler idiler ki. Sığındıkları ülkedeyse adam yerine konulmadan zorunlu emek fuarlarına, kamplara götürülüp sonra birkaç altın karşılığında Portekiz'in Doğu Konsolosluğuna satılıyorlardı.

     Aynı zamanda İspanya ve İngiltere ile savaş ortamında olmak ise kral, zengin aristokratlar ve şövalyelerden daha çok bu yoksul, zavallı halkı, mülteci ve evsizleri dayanılmaz bir azaba mahkûm etmişti. Ama galiba uzun süre dertten ah-vah eden, zalim savaşlarda evladını, eşini kaybeden, ağlamaktan gözleri kör olmuş, kırışmış yüzü yara bağlamış yoksul, çaresiz Portekiz annelerin; eşini yıllarca bekleyen ve çocuğunu babasız büyütmeye zorunda kalan yaşça genç, ancak kederden en az on yaş yaşlanmış kadınların Yüce Yaradan’a - Ulu Tanrıya kesintisiz yalvarmalarının bir sonucu olacaktı. Öyle bir gün gelecekti ki, dolanmak, ailesine ekmek parası kazanmak ve genellikle kendi şahsi hayatını sefaletten kurtarmak için evlerinden zorla göç ettirilmiş, yüz kilometrelerce uzakta - kadim Oğuz elinde - Kenger körfezi (bugünkü "İran körfezi") kıyılarında - Hörmüz limanında acınacak koşullarda çalışmaya sevk edilen bu mazlumlar kurtulacak, ağalarının yıllarca onların teri ve kanı pahasına topladığı paraların bir kısmı onlar arasında paylaştırılacak ve kendileri de sakin ve ihtiyatlı bir şekilde vatanlarına döne bileceklerdi. Evet. O gün hiç de uzakta değildi…

     Aylar önce... İsfahan. Ulu Türk Hanedanı Safevilerin üçüncü başkenti. Şah sarayı… Dönemin kudretli hükümdarı, yiğit Türk komutanı Şah Abbas Safevi tahtında oturmuş, onun özel talimatı ile yere - ayaklarının altına hizmetçilerinin serdiği, özel desenlerle dokunmuş (sarayın ve memleketin en büyük kilim, halı ustaları tarafından) harita mahiyeti taşıyan halıya bakıyordu. Harita - halıda en son elde edilen topraklar ve bu zamana kadarki operasyonlar tasvir edilmişti. Haritanın başında büyük harflerle, özel ustalıkla, altın nakışlarla "ÂLEMİ BEZEYEN CİHAN HÜKÜMDARI, ŞAHLAR ŞAHI, KUDRETLİ SAFEVİ HANEDANI TEMSİLCİSİ VE YİĞİT TÜRK ERİ, BÜYÜK HAKAN ŞAH ABBAS SAFEVİ" ve onun bu zamana kadar elde ettiği tarihi başarıların kısa açıklaması yazılmıştı. Büyük Türk halıya baktıkça çeşitli duygular geçiriyordu. Hem halını yüksek ustalıkla işleyen sanatçıların yeteneğine, hem de Safevilerin şahsında büyük bir milletin şanlı tarihini, geçmişini, kudretini hatırladıkça şaşırır, sevinir, bazen de üzüyordu. İlk olarak aklına tahta çıktığı dönemler geldi…

     Daha 1578 yılında babası Muhammed Hudabende "Şah" seçilen zaman Abbas Mirza (şehzade) Herat valisi olarak görevini sürdürdü. 1581 yılında Horasan'da olan Ustaclı ve Şamlı emirleri Alikulu Han Şamlıyı Hanlar Hanı seçerek Abbas Mirza'yı "Şah" ilan ettiler. Fakat Meşhet valisi Mürşitkulu Han Ustaclı ile savaşta Alikulu Han yenildi, Abbas Mirza ise Mürşitkulu Han tarafından ele geçirilerek 1587 yılında Kazvinin Cehelsütün Sarayı’nda 16 yaşında Safevi tahtına oturtuldu (bu, ta yüz yıllardan beri süregelen kesintisiz iktidar ve taht savaşlarından biri idi ve "Hanedan Korukçu'larının" (Tarikatın, Devletin ve Büyük Soyun gerçek sahiplerinin) özel emrine, taht-iktidar savaşçılarının inancına göre birbiriyle savaşan aile ve soylar önceden belirlenmiş Mürşidin (Şahin) irsi hâkimiyetini kabul ediyorlardı, sadece onun tahta çıkmasından sonraki siyasi aşamayı (daha doğrusu hangi ailenin şaha ve saraya daha yakın olmasını) belirlemek için (bu çoğunlukla yasadışı olarak biliniyordu. Ve daha çok kişisel çıkar niteliği taşıyordu) bir takım çatışmalara sevk oluyorlardı)…

     1588… Genç hükümdar Şah Abbas Safevi lalası ve birkaç yardımcıları, vezir-vekili ile birlikte sarayda bir toplantı yapıyordu. (Bazı sahte tarihçilerin gayri samimi ve dolgun olgulara dayanmayan tarzda yazdıklarından farklı olarak, gerçekte Şah Abbas Safevi iktidarda olduğu sürece hiçbir Fars’ın ve Türk olmayan her hangi bir milletin sarayda, devlet yönetiminde söz sahibi olmasına, saygınlık kazanmasına ve güçlenmesine asla izin vermemiştir. Sadece, iktidarının ilk yıllarında yaşının, tecrübesinin azlığından faydalanan bazı saray muhalefeti özellikle iktidarı etkilemek ve onun aracılığıyla zenginleşmek isteğine göre dış destekçilerinin (onları destekleyen bazı Avrupa kralları ve casus teşkilatları) yardımına dayanarak imparatorluk topraklarında perakende ortamda ve azınlıkta yaşayan gayri Türk halklarının temsilcilerinin (başta Farslar olmak) ara-sıra güçlenmesine, saygınlık kazanmasına ve orduda katılımına gayret göstermişlerdir. Şah`ın özel beceriyle ve tarihi ortamdan faydalanarak ülkenin, ayrıca sarayın önceki gücünü geri almasından sonra ise tüm bu girişimlerin önüne geçilmiş, devlete, vatana, millete kişisel çıkarları yüzünden ihanet edenler tek tek belirlenmiş ve en ağır ceza - ölüme mahkûm edilmiştir.) Yaşının ve siyasi deneyiminin az olmasına rağmen, genç Şah hususi hükmedici görünümü, şuh, soylulara özgü duruşu, kararlı ve sert bakışları ile bütün saray adamlarını adeta büyülemişti. Seyrek olsa da, ulu dedesi Şah Hatai (İsmail Safevi) gibi yanlara doğru bıraktığı bıyıkları ve yüzünün sinekkaydı durumu, ala gözlerinin gururlu bakışları, dudaklarının ciddi ve orantı yapısı, elinin birinin belindeki kılıçta, diğerininse tahtının köşesinde duruşu ona oldukça ihtişamlı bir görünüm ve asil, soylu nesilden olan hükümdarlara özgü ün kazandırıyordu. Henüz tam olgunlaşmamış, ancak her tonunda yüksek bir şahsiyet, yüksek hitabet hissedilen sesi ise herkesi onun kararlı fikirlerine, derin bakış açısını anlatan siyasi arzularına ve bütün emirlerine koşulsuz uymak konusunda sanki bir nişane idi. Budur. Kısa bir sessizlikten sonra genç hükümdar Şah Abbas Safevi söze başladı:

-          Beni dikkatle dinleyin ve iyice bilin! Ülkemizde bu zamana kadar mevcut olan ve şu anda acil çözüm bekleyen birçok iç ve dış sorunlardan haberdarım. Tahta çıkar çıkmaz becerdiğim kadar bu konuda bilgiler elde etmiş, kısa sürede devletimizin ve milletimizin çektiği milli, siyasi belaların, bayağı konuların ve tüm sorunların çözümü için bir takım planlar hazırladım. Elbette ki bundan sonraki yönetimimde ve sıraladığım deyimlerin çözümünde yüce soyuma, büyük aileme ve atalarımın ruhuna sadık kalarak asıl milli düşünceli has bir Türk hükümdarı gibi hareket edeceğim. Hakan dedem Şah İsmail Safevi, onun oğlu Şah Tahmasp ve babam Şah Muhammed Hudabende'nin hayatını, siyasi, ulusal faaliyetini, özellikle devletçilik ve milliyetçilik çıkarlarını dikkate alarak davranacağım.

     Saray adamlarının çoğunluğu genç Şah'tan böyle kararlı ve üstün kumandanlık sergileyen derin içerikli bir konuşma beklemedikleri için hayretten yerlerinde donup kalmışlardı. Şah Abbas ise konuşurken kelimeleri dikkatle seçiyor, anındaca kendine ve devlete yakın bulduğu kişilerin yüzlerine bakıyor, onların rızasını, onun yaklaşımını ve genel olarak sıralanan sorunlardan haberdar olup olmamasını adamların yüz çizgilerinden, mimiklerinden anlamaya, zor da olsa, onların karakterini anlamaya çalışıyordu. Böylece konuşmasına devam ederek gelecek planlarından, devlet ve milletle ilgili siyasi isteklerinden, genelde Safeviler İmparatorluğu’nun geleceğinden bahsetti o zamanların deneyimsiz görünen, sonradan aklı ve kudretiyle bir cihan hükümdarına dönüşen Şah Abbas Safevi…

     Bu toplantıdan sonra Kızılbaş hükümdarı böyle bir sonuç çıkardı ki, devleti güçlendirmek, ülkeyi belalardan kurtarmak için her şeyden önce güçlü yeni düzenli ordu kurulmalı, iktidara, saraya ve devlete karşı herhangi zeminde çıkarılan, özellikle dış düşmanların desteğiyle planlanan tüm isyan niteliğindeki konuşmalar ve isyanlar hemen yatırılmalı, kısa zamanda bütün İmparatorluk topraklarında istikrar sağlanmalıdır. Bunu sağlamak içinse her alanda reformlar yapılmalı, özellikle ülke ekonomisinin geliştirilmesine çalışılmalıdır. Daha ta başından beri her şeyi iyice araştırıp toplantıya hazırlanan Şah Abbas her zaman ona ve soyuna sadık olacağına inandığı baş veziri Hatem Bey Ordubadi ile birlikte reformlar planı hazırlayarak çevrelerle gerçekleştirdiği birçok önemli toplantıdan sonra çalışmaların uygulanmaya başlanması konusunda talimat verdi.

     İç sorunları çözmek için zaman kazanmak amacıyla Şah Abbas düşündü ki, ilk önce dış düşmanları sakinleştirmek, bir süre onların hücum yönünü ülkeden uzaklaştırmak gerekir. Bu nedenle ilk olarak Osmanlılarla görüşmelere başlandı. Ve 1590 yılında taraflar arasında İstanbul'da barış antlaşması imzalandı. Safevilerin indirime yatkın olduğunu gören rakip oldukça ağır şartlarla kendi isteğini bildirdi. Ve bir süre Azerbaycan'ın birçok doğu toprakları ve Safevilerin egemenliğinde olan Gürcistan toprakları resmen Osmanlılara verildi (zaten fiilen o zamana kadar Osmanlılar o toprakları işgal etmişlerdi, işin resmileştirilmesi, yani Safevi hükümeti tarafından tanınması onları bir süre sakinleştirip edilir "Safevi tehlikesi" düşüncesini yok etti). Ardından sistemli şekilde iç reformlara başlandı...

    1593 yılında Şah Abbas Safevi ilk kez tantanalı şekilde Erdebil'e gelerek Kızılbaşların kontrolünde kalan Azerbaycan eyaletleri - Zencan, Halhal, Erdebil, Qaracadağ, Talış, Kızılağaç, Lenkeran, Gızılüzen ve Kür nehirleri arasında bulunan geniş arazi birim Azerbaycan beylerbeyliğinde birleştirdi. Bu beylerbeyliğe Zülfikar Han ve Ferhat Han Karamanlı kardeşleri sırayla başkanlık ettiler. 1595 yılına kadar beylerbeyliğin askerinin sayısı 10 bine kadar arttırıldı ve ona "Azerbaycan ordusu" dendi. Böylece Şah Abbas Azerbaycan'ın bütünlüğünü, Kızılbaşların himayesindeki arazide onun "vakarlı adını korudu, onun Safevi devletine ait olması fikrini sönmeye bırakmadı"…

    1603 yıl. Eylül… Şah Abbas'ın ordusu Tebriz'e giderek yaklaşıyordu. Tebriz'in Osmanlı valisi halkın isyan hazırlığında olduğunu ve Şah`ın kısa sürede Tebriz’i geri almak için geleceğini acil mektupla İstanbul'a iletmişti. Sultan böyle bir kısa dönemde Şah`ın, Kızılbaşların yeniden canlanacağına inanmıyordu. Çünkü 13 yıl önce İstanbul'da sulh antlaşması imzalanırken Safevi elçilerinin boyunun nasıl bükük olduğunu ve savaşı bitirmek için her şeye razı olduklarını bildirmeleri Osmanlıyı yanıltmıştı. Bu sırada Safevi tehlikesinin bitmiş olduğunu zanneden Osmanlılar tüm güçleri ile yine Avrupa'ya doğru yönelmişlerdi. Ne var ki Anadolu'nun doğusunda Dervişlerin ve Ahilerin çoğalması son zamanlarda Sultana bir mesaj idi, fakat… Öfkeli Sultan derhal Azerbaycan'daki ordusuna ve yönetime Şaha karşı sert adımlar atmaya emir verse de, gel gör ki, her zamanki gibi yine Tebriz Osmanlı'ya teslim olmak niyetinde değildi. Bu, geçen yüzyılın başlarında Yavuz Sultan Selim'in ve Sultan Süleyman Kanuninin Tebriz’i tutması sırasında da yaşanmıştı. Ancak galiba Osmanlılar Tebriz’i herhangi bir arap şehri ile aynı sanıyorlardı ki, birkaç savaşla tabi olacağını zannediyorlardı. Tebriz yüzyılların cesur, eğilmez, direnişçi şehri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Eli yalın nüfus ölümün gözüne dik bakarak Osmanlı askerlerini taşa tutmaya, nasıl derler, yapabildikleri kadar şehri Şah`ın gelişine hazırlamaya başlamışlardı…

    1621 yılının başları... İsfahan. Şah sarayı… Tahtında düşünceli bir tarzda oturmuş, yere serilen haritada kaydedilenleri izleyen Şah Abbas Safevi bu zamana kadarki muhteşem tarihi hatırladıkça yüzünde bazen sevinç, bazen gurur, bazen de hüzün çizgileri oluşur ve hatta bazen gözlerinin dolduğunu da hissediyordu. Hayali onu 18 yıl öncesine Tebriz'in Osmanlılardan geri alındığı noktaya götürmüştü. Şimdi 50 yaşındaki olgun bir adam olan Şah Abbas o zamanlar henüz 32 yaşında genç bir komutan idi…

    1603 yıl. 14 Eylül… On dört günün içerisinde bu genç kumandan Osmanlıların beklemediği bir zamanda kendi ordusunu İsfahan’dan Tebriz'e doğru yürüttü. Yol boyunca Emirgüne Han Akçakoyunlu-Kacar ve Zülfikar Han Karamanlının orduları da ona katıldı. Onlar Tebriz'e yaklaşırken şehrin nüfusu artık isyanı o noktaya ulaştırmıştı ki, Osmanlı yeniçerileri belli bir çerçevenin içinde neredeyse ablukada kalmışlardı. Ve bu da bir ay sonra Şah Abbas'ın esas kaleni ele geçirmesine olanak sağladı. Kızılbaşlar Osmanlı birliklerini Tebriz'in batısına kovdular. Ardından Şah Abbas kendi ordusunu Aras nehrine doğru yöneltti…

    1622 yılının kışı… Hörmüz limanı. Kenger körfezi… Portekizler Şah`ın gelişini beklemedikleri için istedikleri gibi burada "at oynatıyorlardı" (keyifle eğelenerek yaşamak anlamında). Ancak ne kısmetse, aynen Tebriz'in alındığı zamanki ortam artık burası için de yetişmişti. Ücretlerini zamanında almayan, oldukça acınacak, gayri insani koşullarda yaşayan zavallı işçiler kendi ağalarına isyan ettiler. İsyan o yere geldi ki, Körfez’deki başlıca Portekiz ordusu dikkatini düşman İspanya ve İngiltere filosuna doğru değil, iç kargaşayı bastırmaya ayırdı. Bu sırada karadan, uzakta korkulu bir karaltı belirdi. Onun ne olduğunu düşünmek ise onunla karşılaşacak derecede korkunç idi. Evet. Gelen Şah Abbas Safevi ve onun kahraman Kızılbaş ordusu idi… 

1. BÖLÜMÜN SONU…

*2. BÖLÜM*

    1621 yılı. 26 Aralık… İsfahan. Şah Sarayı... İngilizlerin Doğu ile ilgili siyasi ve ekonomik amaçlarını gerçekleştiren Ost-Hint şirketi temsilcileri önceden belirlenmiş ve özel hazırlıkla Şah'ın huzuruna gelmişlerdi. Önceden öngörüldüğü gibi Portekizlilere karşı müttefikliği pekiştirmek ve bundan sonra Doğu'da birçok siyasi-ticari ilişkileri yoluna koymak için işte bugün iki devlet arasında anlaşma imzalanacaktı. Belki de bu tarihi andan sonra başta Safeviler olmak üzere, birçok Doğu devletinin, hatta dünyanın kaderi değişecekti. Ancak Şah Abbas Safevi kadar derin düşünceye sahip olmayan bazı Kızılbaş emirleri Avrupa'nın yeni "Efendisi" ile yaklaşmayı pek de makbul saymıyorlardı. Nitekim kendi eleştirilerini, önerilerini Şaha belirtmek için İngilizlerle görüşmeden önce iç divan talebinde bulunmuşlardı. Şah Abbas Safevi de adeti üzere talebi kabul etti böyle bir anda saray içinde sorun yaşanmaması için çevrelerle gizli toplantı düzenledi. Emirleri tek tek dinledikten sonra nihai olarak fikrini ve fermanını söyledi:

-          Endişenizi çok iyi anlıyorum, beyler! Avrupa devletlerinin yüzyıllarla babalarımızın (dedelerimizin) düşmanları olmuşlardır. Ve çoğunlukla bizim gibi merdi-merdane savaşmayıp sürekli bizi birbirimize düşürmeye, iç ihtilafları kullanmaya ve "fahişe temsili" gizli emeller sahibi olup giderek bizi yıpratmağa çalışmışlar. Ancak bilin ve agâh olun, tüm bunları bilerek benim İngilizler gibi siyasi şeytanlarla yakınlık içinde olmam, onlara müttefik gibi yanaşmam tamamen milletimizin ve devletimizin çıkarları, siyasi amaçlarımızın gereği olup tarihi ana hizmet eden bir karardır. Ve şu anda Avrupa'da, dünyada tek ağalık uğruna giden mücadelede İngilizler bizim için çok verimli ortaktır. Ama şunu da belirteyim ki, ben onların şeytan karakterini, geçmiş atalarımıza ettiklerini de asla unutmadım. Onun için şimdi size bu zamana kadar herkesten gizlediğim bir önemli planı açıklayacağım. Mesele şu ki, Hakan babamın (Şah İsmail Hatai) zamanında Portekizlerin işgal ettiği Hörmüz limanını ve diğer tüm toprakları geri almak için Portekiz - İngiltere, ayrıca Portekiz - İspanya arasındaki savaşta taraf tutmaya mecburuz. Amacımıza ulaştığımız anda, her şey sona erdiğinde ise İngilizlerle anlaşmamızın onların çıkarına olan hiçbir maddesini yerine getirmeyeceğim. Çünkü ben Hakan babam gibi bazı siyasi konuları gurur, hissi düşünceyle değil, çağımızın yasalarıyla çözmek istiyorum. Zaten İngilizler Portekizlere galip gelseler bile, biz var olduğumuz sürece Doğu'da diledikleri gibi güçlenemeyecek ve sürekli bize muhtaç olacaklar. Şimdilik (gülümseyerek devam ediyor) Şeytan düşünsün ki bizi kendi hilesi ile yoldan çıkarabildi. Biz Hakkın yanında olduğumuz, ruhumuzla ve eylemlerimizle doğruluğa yöneldiğimiz sürece Yüce Yaradan hep bize yar olacak ve Ulu Türk Hanedanı Safevileri koruyacak. Böylece Turan Tuğu Batıda kan kardeşlerimiz Osmanlıların, Doğuda ise hep bizim elimizde olacak!...

    Bu iç toplantı sonrasında Şah'ın dış politikasından memnun olmayan bazı Kızılbaşlar da emir ve hükümlerine uymaya devam etti. Sonunda, tarihi bir İngiliz antlaşması imzalandı. Sözleşme hükümlerine göre:

1. Ele geçirilen tüm ganimetler aynı miktarda bölünmeli,

2. Hürmüz adasına saldırı aynı anda olmalı,

3. Adanın gümrük hakkı eşit dağıtılır,

4. Savaştan sonra Hıristiyan esirler İngilizlere, Müslüman esirler Safevilere verilmeli,

5. Savaş masraflarını her iki taraf aynı miktarda karşılamak zorundaydı...

     1622 yılında Safevi komutanı İmamkulu Han 3000 Kızılbaş ile karadan, İngilizler ise denizden saldırıya başladılar. Müttefikler Portekizliler için gıda ve su kaynağı olan Keşm adasını ele geçirdiler…

      9 Şubat 1622 yılında İngilizler Hörmüz adasının karşısına demir attılar. Bender Abbas'tan (Gemburundan) İngiliz gemileriyle taşınan Safevi askerlerine İmamkulu Han ve Şahkulu Bey önderlik ediyorlardı. Kızılbaşlar top ateşinin desteği ile Hörmüz kalesini ablukaya aldılar. 9 Nisan’da kalenin duvarları yıkıldı. Devam getiremeyeceğini gören Portekiz kuvvetleri 23 Ağustos’ta kalanı terk edip kaçtılar. İmamkulu Han kaleye 200 kişilik Kızılbaş yerleştirdi. Böylece yüz yıldan fazla işgal altında olan Hörmüz yeniden Safevi Devleti’nin topraklarına katıldı.

    Adanın ele geçirilmesinden sonra Şah Abbas İngilizlere vermesi olduğu ayrıcalıkları onlara vermedi (kendi emirlerine söz verdiği gibi). İngilizlerin ele geçirdiği ganimetler de Kızılbaşlar tarafından ucuz fiyata geri alındı. Hörmüzün boşaltmasından sonra, onun karşısında bulunan Gembrun limanının adı değiştirilerek "Bender Abbas" adlandırıldı…

    Şah Abbas'ın özel kumandanlık becerisi ve Doğudaki hükümran duruşu hakkındaki şöhreti hızla dünyaya yayıldı. Birçok Doğu devletleri bundan sonraki kaderlerini belirlemek için Şah'ın huzuruna gelerek ona sadakatlerini kanıtlamak amacıyla elini eteğini öpüp biat ettiler. Kısa zamanda Safevilerin sınırları Batıda Anadolu'dan Doğuda Hindistan'a kadar vardı. İktidarı yıllarında (1588-1629) büyük askeri ve siyasi ustalıkla Özbekleri, Osmanlıları, Moğolları ve Portekizleri mağlup etmiş, işgal altında bulunan tarihi Safevi topraklarını birleştirmişti. Artık onun yüksek kudretini karşısında Avrupa'nın iki büyük siyasi gücü İspanya ve İngiltere de duruş getiremez, Safevilerin dış politikasında Şah Abbas'la anlaşmak zorunda kalıyorlardı...

     O, kudretli hükümdar, dahi devlet adamı ve metanetli kumandan olmakla birlikte, hem hümanist, insancıl bir halk adamıydı. Sık sık tedbiri-libas (basit köylü kılığına büründü) olup ülkeyi karış karış gezer, hem hükümdarlık yaptığı bu büyük imparatorluğunu daha derinden tanımaya çalışır, hem de sosyal durumuyla yakından ilgilenirdi. Büyük şehirlerin pazarlarında, sokaklarında, meydanlarında yaşanan tüm işlemlerden doğrudan kendisi haberdar olmak isterdi. Küçük bakkallardan, büyük ticaret limanlarına kadar her yerde Şahın dikkati kısa sürede hissediyordu. Fakirlere, yoksullara yaptığı gizli yardımlar sonucunda ülke nüfusu onun iktidarı yıllarında hayli güçlenmişti.

     Günün birinde Şah Abbas Safevi yine tedbiri-libas olup şehirleri, köyleri gezerken bir olayın tanığı oluyor: Demek ki bir gün Şah duyuyor ki, (onun zamanında henüz istihbarat, din ve devlet işlerinin temel idarecileri olan Dervişler kendi içeriğini, gücünü korumuştu) eyaletlerin birinde bir zengin toprak sahibi sırf kişisel çıkarları uğruna fakir bir ailenin küçük toprak alanına ve evine göz dikmişti. Hemen önce adamlarını gönderip durumu öğreniyor, sonra kendisi o fakir aileyi ziyaret ediyor. Kısa zamanda her şeyi belli ettikten sonra, o çiftçiyi zindana atıyor, bütün mülkünü müsadere ederek belli kısmını da fakir aileye veriyor. Bundan sonra onun iç şöhreti daha da artarak tüm halk arasında saygınlığı hayli güçleniyor...

     Şahin hem saray adamları, hem halk arasında gücünün artması bazı dış güçlerin desteklediği muhalifleri kızdırdı ve onlar birkaç defa ona sui-kast organize etmeye gayret ettiler. Ancak Dervişler ve Korçular (Şahın ve ailesinin korumaları olan özel Şah muhafızları) kısa zamanda bütün hainleri, casusları hapsedip Şaha teslim ettiler. Özel mahkeme süreci bittikten sonra Şah Abbas da onlardan biriyle konuşmak kararı aldı. Mahkûmu bizzat dinleyip görüşlerini onunla paylaştı:

-          Ant olsun bizi yaratan O Yüce Varlığa, hâkimiyetim sırasında kimseyi kesinlikle kasıtlı incitecek bir amel sahibi olmadım. Bütün dileklerim, davranışlarım sadece milletimin birliği, vatanın bütünlüğü ve dinimin, din kardeşlerimin istikbali için olmuştur! Beni tanıyan, bilen herkes doğru söylediğimi teyit edebilir. Böyle bir (öfkeli biçimde devam etti) durumda sizler - şerefini, namusunu, her şeyini paraya satanlar, hangi cüretle haktan, adaletten konuşabilirsiniz! Size ne tür ceza verirsem, bir olan Allah şahittir ki, o cezaya layık olacaksınız! Bunu bilin, Tanrı yolunda çıktığım bu kutsal savaş bitene kadar sayınız ne kadar olursa olsun, arkanızda hangi güçlü kuvvetler duruyorsa dursun, nasibiniz ancak zulüm, işkence ve ölüm olacaktır! Çünkü ben milletimin ve devletimin düşmanlarını asla affetmiyorum! Diye, mahkûmun gözlerinin içine öfkeyle bakarak göz açıp kapayıncaya belindeki kılıca sarıldı onun başını bedeninden ayırdı.

     Şah Abbas'ın bu hareketi o gün orada bulunan bütün vezir-vekil ve hizmetçiler için bir ders olmuştu. O olaydan sonra kimse cesaret edip Şah'ın bir sözünü iki edemedi. Düşmanlar da (iç ve dış) korkudan tüm planlarını erteleyip ta onun ölümüne kadar beklemek zorunda kaldılar...

     Şah Abbas Safevi sadece seçkin devlet adamı gibi değil, aynı anda güzel aile reisi ve kalbinin derinliklerinde gizlediği, ancak eşinin bildiği gibi romantik bir erkekti. Henüz genç zamanlarında sevgilisi ile ilk tanışma anında onu ele almak için ona Hakan dedesinin, yani Büyük Şah İsmail Hatayinin bir şiirini okumuştu:

 

Ey cemalin gülsitani-baği-minudur mana,

Cenneti-rizvan ki, derler, оl seri-kudur bana.

 

Yüzün üstüne zülfini ta gördüm, ey ruhi-revan,

Gece-gündüz ağlamak aşkında hоş hudur bana.

 

Hicr sergerdanlığın çarkıfelekten gör,

Bu cefalerni kılan оl yari-mahrudur bana.

 

Geceleri ta sabah оlunca uyku gelmez yanıma,

Ta hayalin sürekli çeşmimde karşudur bana.

 

Anca yaş tökdi Hatai firkatinden, ey sanem,

Hancaru baksam gözümde yer yüzü sudur bana…

 

     1629 yılının kışı idi. Bu kış sanki her zamankinden daha solgun, daha keskin ve acımasız bakışı ile seçiliyordu. Ulu Türk Hanedanlığı Safevi ülkesinin her yerinde sanki ocaklar sönmüş, insanlar kaybolmuştu. Ne pazarlarda, ne meydanlarda ne de nüfusun yoğun olduğu başka yerlerde kimse yoktu. Sanki Tanrı bu memlekete kızmıştı. Derin bir sessizlik içinde olan Ferhadabad halkı ise kahırdan boğulmak üzereydi. Çünkü bir süredir yatak hastası olan Ulu Türk komutanı Şah Abbas Safevi artık son anlarını yaşıyordu. Gözlerinde telaş ve korkudan eser olmayan o Yüce şahsiyet sanki büyük bir rahatlıkla dünyadan göçüyordu. Sonuçta yaşadığı dönemde sürekli Hakan dedesinin, Büyük Şah İsmail Hatayinin arzu ve idealleri uğruna savaşmış, neredeyse bütün arzularını hayata geçirmişti. Ne kaldıysa da, ömür vefa etmediği için sadece yapamadı. Çünkü henüz 16 yaşında iken tahta çıkan Şah Abbas Safevi hakimiyeti döneminde bir günü bile boşa geçirmemiş, hep milletin ve devletin geleceği için çalışmıştı… 

2. BÖLÜMÜN SONU…

"Horasan seferi" 

     Şah Abbas'ın tahta çıkmasından çok geçmeden Özbek hanı Abdullah Han zaten çoktan abluka altında olan Herat'ı 1588 yılında işgal ederek Horasan'ın en büyük kenti olan Meşhed'e doğru harekete geçti. Abdullah Han'ın Meşhed'e doğru harekete geçtiğini haber alan genç Safevi şahı Abbas ise ona engel olmak için nisan 1588'de Horasan'a doğru harekete geçti...

     Horasan'ın batı eyaleti. Şah kuvvetleri geçici yerleşme alanı. Şah çadırı… Ulu Türk kumandanı, Safevi Hanedanının temsilcisi Şah Abbas tahtında rahat oturamıyordu, ayağa kalkıp çadırında düşünceli halde vargel ediyor, çadırda durmadan geziyordu. Yanında birkaç vezir-veklili, kâtipleri ve korçuları vardı. Böyle bir anda aniden ayak tutan Şah ne düşündüyse yerine oturup konuşmaya başladı: 

-          Ben bu gösterişçi Özbek hanını anlamıyorum. Tahta çıktığında haber gönderdim ki, benden önce işgal ettiği toprakların doğu bölümünü tutabilir, ancak Horasan'ın batı topraklarına girmesin! - Daha da sinirlenerek devam ediyor - Ama kendini bilmez geda doymadı. Horasan'ın Safevi Hanedanına ait topraklarını tek tek işgal etmeye başladı. Ve beni mecbur etti ki yüzyılın başında Hakan Babam Büyük Şah İsmail Hatayinin ettiklerini tekrarlayım. Sakıncası yok! - Ayağa kalkıyor ve öfkeyle - o gösterişçi Özbek hanı bilsin ki, karşısında genç de olsa bir Safevi şahı var! Ve biz canımızdan kanımızdan, dilimizden ayrı olmayan kendi kan kardeşlerimiz de olsa dahi, hiçbir işgalcini, saldırganı cevapsız bırakmayız! - Kılıcını göğe kaldırarak başı üzerinde asılmış Safevi bayrağını işaret ediyor - Bırak başımız üzerinde dalgalanan bu yeşil bayrak bizim için adalet sembolü olsun! Tanrı adaletini, Yüce Yaratanın gerçeğini aynı kökten olduklarımıza da hatırlatacağız. Cihanda o zaman Türk tam hakim olacak ki, hiçbir zaman hakka, adalete arka çevirmeyecektir! Kardeş kardeşin toprağını işgal etmemelidir! Aksi halde göz çıkmalıdır, gövde üzerinde baş kalmamalıdır! - Diye büyük mağrurca konuşmasını bitirdi genç Safevi Şahı Abbas…

    Tüm Safeviler genç Şahın kararından daha da etkilenerek Özbeklere karşı büyük mücadeleye başladılar.

     Özbek hanı Abdullah Han Meşhet kalesini iki aylık ablukaya alsa da, Moğol hükümdarının saldırısı söylentisinin yayılması, Şahın yeni güçlerle buraya yaklaşması ve yiyeceğin tükenmesi ile ilgili ablukasını durdurarak geri çekildi. Şah Abbas şehre ulaştığında artık Abdullah han geri çekilmişti. Şah Herat'a saldırmak için İsfarayinde altı hafta durdu ve ordunun yığılmasının sona ermesini bekledi. Safevi ordusunun yığılmasından sonra Herat kalesi ablukaya alındı, ancak Safevi ordusu başarı elde edemedi ve geri çekildi.

     Şahın Horasanı terk etmesini fırsat bilen Özbekler tekrar Horasan'a doğru harekete başladılar. Özbeklerin niyeti öncelikle Nişapuru ele geçirmek idi. Bu yüzden Özbekler Nişapuru ablukaya aldılar. Fakat, Nişapur hakimi Sofuoğlu Mahmud Han gönderdiği elçi aracılığıyla Özbeklere bildirdi, Nişapur Meşhed'e bağlıdır. Eğer Meşhed'in hakimi kim olacaksa, kalanı da onlara teslim etmeye hazırdır. Bu nedenle Özbekler Nişapurun ablukasından vazgeçerek Meşhed'e doğru yöneldiler.

     18 Nisan’da Meşhet kalesi ablukaya alındı. Meşhet hakimi Ümmet Han Ustaclı Özbeklere karşı direnç gösterdi. Ayrıca Özbeklerin saldırısı hakkında Şaha haber verdi. Kazvin`den Meşhed'e doğru hareket eden şah Tahran yakınlarında hastalandı ve uzun süre Reyde kalmalı oldu.

    Ümmet han 5 ay Özbeklere direnç gösterdi. Fakat gıda yetersizliği yüzünden ve güçlerin eşit olması nedeniyle kale teslim oldu. Özbekler şehre giren anda birçok insanı katlettiler ve şehri talan ettiler.

     Şubat 1598 yılında Özbek hanı Abdullah Han'ın Semerkant’ta hastalanarak ölmesi ve Özbekler arasında ara savaşlarından faydalanarak kaybettiği toprakları geri almak isteyen Şah Abbas 9 nisan 1598 yılında başkent İsfahan`dan Özbeklerle savaşmak için yola çıktı. Nişapuru ele geçiren Şah Meşhed'e doğru ilerleyerek, Haziran 1598'de kente girdi.

     10 Ağustos 1598 yılında Herat yakınlarında Özbekleri ağır yenilgiye uğratan Şah şehri ele geçirdi ve Hüseyin Han Şamlı`yı buraya hakim tayin etti.

     1598 yıl. İsfahan. Şah Sarayı… Şah Abbas Safevi ayaklarının altına serilmiş harita-halıya bakarak birkaç adamıyla askeri-stratejik konuda müzakere ediyordu. Bu sırada bir haberci çabuk halde içeri girdi. Yüzündeki telaş ve endişe ilk önce Şah'ın dikkatini çekti. Hemen ne olduğunu sorduktan sonra haberci:

-          Şahım, Horasan'da yeni haydut çeteleri peyda olmuştur. Özbekler tarafından desteklendiğini belirledik. Geceleri halkın evlerine girip talanla, bin türlü iğrenç işlerle ilgileniyorlar. Çok sistemli aynı anda perakende tavırları var. Henüz onları buyamıyoruz. Bilgiye göre, özellikle Horasan Sufileri o gruptan dolayı çok acı çekiyorlar.

    Habercini dinledikten sonra harp müzakeresini hemen durduran Şah tahtına oturup bir süre düşündü, sonra:

-           Sufiler değerli insanlardır. Hakan Dedem Büyük Şah İsmail vasiyetinde onlara özen göstermemizi ve hep onları korumamızı emretmiştir. Bugün Ulu Türk Hanedanı Safevilerin var olmasında Sufilerin çok emeği vardır. Düşünüyorum ki, Horasan Sufileri`ni korumak için bir süre onları batı eyaletlere göçürmeliyiz! -Öfkeyle ve kararlılıkla devam ediyor - haydutlara karşı ise kesin önlemlerin alınsın! Özbeklere de yeni mektup yazılsın! Aynı zamanda Moğol hükümdarına da bir talepname göndermek gerekir! Aranı katan, ihtilaf kuranlar herkesin düşmanıdır! Bugün benim ülkemde at oynatan haydutlar yarın baskıdan korkup Moğol topraklarında gizlene bilirler. Gerek ki Şah bu işte bize yardım etsin! Yoksa aramızda olan toprak savaşının buna aidiyeti yoktur! Özbeklere de bir daha ders vermesi olacağız! Ama ben Türkistan topraklarına girmek istemiyorum! Çünkü Hakan Dedem, Ulu Türk Emir Timur'u çok seviyordu. Ancak böyle görüyorum ki, bu "kervan basar" haydutlara destek verdikleri sürece Özbeklerle düşmanlarımız bitmeyecek!

    Şah kısa zamanda korçulardan oluşan yeni istihbarat ekipleri oluşturdu. Geceleri pusular kuruldu ve haydutlar yavaş yavaş ele geçirilerek infaz edildi. Bir süre sonra Sufiler kendi ata topraklarına döndüler. Günün birinde Şah onlarla bir köye ateş başında buluştu. Kendisi de tedbiri-libas olmuş Derviş kıyafeti giymişti. Görüşmede hayli sohbet edildi. En çok da memleketin gelecekteki kaderi hakkında Şah onların görüşlerini dinlemekten zevk alıyordu. Sonunda edebiyat ve Büyük Şah İsmail Hatayinin yaratıcılığı konuşuldu. Şah Abbas Hakan Babasının bir şiirini Sufilerle birlikte okudu:

 

Gönül, ne gezirsen seyran yerinde,

Alemde her şeyin var olmayınca?!

Olura-olmaza dost deyip gezme,

Bir ahtına bütün yar olmayınca.

 

Yürü, Sufi, yürü, yolundan azma,

Elin gıybetine kuyular kazma,

Yorulma beyhude, boşuna gezme,

Yanında Mürşidin var olmayınca.

 

Kalktı, havalandı gönlün kuşu,

Kavga, gıybet etmek kötünün işi,

Üstadın tanımaz bunda her kişi,

Onun kim Mürşidi er olmayınca.

 

Varıp bir kötüye sen olma nöker,

Çarhına değer de, dolunu döğer,

Ne Allahtan korkar, ne hicap çeker,

Bir kötüde namus, ar olmayınca.

 

Şah Hatayım edim bu sırrı beyan,

Kâmil midir cahil sözüne uyan?

Bir baştan ağlamak ömredir ziyan,

İki baştan muhibbe, yar olmayınca.

  

*S O N* 

Şanlı tarihimizden esinlenerek yazdı: ELŞEN İSMAİL

 

Makaleni beğendinizmi? Sosyal medyada takip edin!

Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır.

Sakura

San Francisco temelli bir firmanın tavuk tüyünden laboratuarda yetiştirdiği tavuk eti

Editörün Seçimi